“Sevgilinin elçisi olan bahar neşe içinde geldi.
Biz mestiz, âşıkız, humârdayız ve kararsızız…
Bağa doğru çık, gözümün nuru! Çemen güzelliklerini intizarda bırakma!
Gayb aleminden çemenlere garip şeyler iniyor.
Gül senin ayak basman için gülistâna gelmiştir.
Yüzüne baktığı için diken bile güzel görünüyor.
Ey Selvi! Susam çiçeği dere kenarında sesini anlatmak için baştan başa dil kesilmiş.
Gonca düğümlenmiş, düğümleri açan lûtfunda, açılıp dökülecek…
Ölü tohum canlanıyor. Toprağın sakladığı sır, şimdi aşikâr oldu.
Meyvesi olan dal sevincinden sallanıyor ve kök, böyle bir şeyi olmadığı için utancından yerin dibine giriyor. Güzel ve bahtiyar dallar ağaçlarda canlanıyor.”


Ölüp gömülen tohum nasıl biter, yüzlerce başak verirse, Tanrı lûtfuyla ben de binlerce öldüm, tıpkı o tohuma döndüm.” 


Gönül buğdaya benzer, bizse değirmeniz sanki; değirmen ne bilecek bu dönüş niçin? Ben sanki taş, suyu da düşünceler; taş der ki: Bu olayı su bilir, su da değirmenciye sor, der. Şu suyu aşağı akıtan o. Değirmenci der ki: A ekmek yiyen, şu değirmen dönmeseydi kim ekmekçi olurdu?”














Gelin bağa yeşiller kuşanan doğayı görün. Her köşede bir çiçek dükkanı açan doğayı görün. Güller gülerek sesleniyor bülbüllere: Susun susarak doğayı görün.
Mevlana